Zamanın ölçülmediği kadim zamanlarda dünyadaki tüm canlılığın, güzelliğin, bereketin, zarafetin, devamlılığın kaynağı kadın olarak görülürdü. Güzel olan, canlı olan, çoğalan, düzenleyen her şeyin merkezinde kadın vardı. Doğa ana, dağ ana, toprak ana… Her şey ama her şeyin ANA’dan geldiğine inanılırdı. Hayata bakış açılarına göre hayal ettikleri tanrılarının kadın olması da bu yüzdendi. Umay Ana, İştar, Kibele, Sin, Venüs… Dağlara , taşlara kazınan kutsal kadınlar…
İnsanoğlu, zamanı ölçmeyi ve mülkiyeti öğrenince hayatın merkezine “güç” konuldu. Değişen dünya algısı, en çok kadına bakışı etkiledi. Toplumlar, anaerkil yapıdan ataerkil yapıya devinirken gücün sahibi algısının da değiştirilmesi gerekiyordu. Yerleşmiş düşünceyi değiştirmek öyle kolay değildi. Önce hayal edilen tanrılar erkeğe dönüştürüldü.

Tanrılara boyun eğen, onlara kendini adayan tanrıçalar yerleştirildi zihinlere. Bir elmanın diğer yarısı iken zamanla elmanın zayıf tarafı olmayı bırak, elmadan bir parça sayılmamaya başlandı kadın. Şiddeti, köleliği, öteki ve aşağı olmayı reva gören Uruinimgia Reformları gibi nice değişikliklere gidildi. Kadının tüm ruhu “Kadınlar insan mıdır?” tartışmasına kurban verildi. Dünyanın ve gücün sahibi olabilmek için daha rakik, daha duygulu, daha yapıcı olanı ezmekte bir sakınca görülmedi. Toplumlar, ataerkil yapıya dönüşmüş olsa da kadının kendisi istenilen şekle sokulmuş olsa da kadın ruhu tüm canlılığı ve güzelliğiyle çağlar boyunca var olmaya devam etti.
Evladının intikamını almak için tüm dünyaya meydan okuyan, Büyük General Tomris Hatun;
Sonunun ne kadar zalimce olacağını bilmesine rağmen İskenderiye Kütüphanesinde kalmaya direnen usturlap ve hidroskopun muciti Matematikçi Hypatia;
Hititlerin tarihine politik duruşuyla damgasını vuran Barış Kraliçesi Puduhepa;
Bir ağacın altında Kelimetullah’ı doğururken “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım.” diyebilecek kadar yalnız ve acılı olan ama tüm zamanların en temiz ve en masum kadını olarak çağlar dolaşan Meryem;
Nur Dağı’nda kutlu yolculuğuna başlayan bir peygamberin en büyük yardımcısı ve tesellisi olan, o kutlu yolculuğa ilk inanan ve kadınların en kıymetlisi diye vasıflandırılan Hatice’tül Kübra;
Bağdat’ta büyük bir bilim çağı yaşanırken dimdik duruşuyla herkesi kendisine hayran bırakan Meryem el- Usturlabi;
Güneyin Kraliçesi adıyla Rus işgaline karşı tüm Kırgız boylarını bir araya getirip onların generalliğini yapan ve Kırgızların gönlüne taht kuran Kurmancan Datka;
Erzurum’da Rus işgaline karşı halk direnişinin sembolü olan Nene Hatun;
Yüzyıl savaşları sırasında Fransız ulusunun savunucusu olarak onurlandırılan Joan of Arc;
Amerika’daki ırk ayrımcılığına karşı ilk direnişi başlatan insan hakları savunucusu Rosa Parks;
Polonyum ve Radyum elementlerinin mucidi olan ve tüm hayatını bir laboratuvarda bilime adayan Marie Curie;
Kurtuluş Mücadelesi’nde cephane taşırken mermi ile bebeğini aynı kefeye koyacak kadar vatan aşkıyla dolu olan Şerife Bacı;
Sultanahmet Mitingi ve kalemiyle milli mücadeleyi sırtlayan Halide Edip ve nicelerinde kendini gösterdi o ruh.

Tarihe geçmemiş, adı sanı duyulmamış, unutulup gitmiş ama hayatın tüm yükünü omuzlarında tutan kadınlarımız da aynı ruhu taşıdılar. Yürekleriyle, elleriyle, tırnaklarıyla zor olanı kolaylaştıran, olmaz olanı olduran, ilmek ilmek hayatı dokuyan, sevgisini ve güzelliğini tüm çevresine nakış nakış işleyen, dokunduğu her yeri güzelleştiren ve bereketlendiren, savaşın, şiddetin, yokluğun, çaresizliğin acısını en derinden yaşayan, gülünce güller açan, ağlayınca bulutları kıskandıran, her haliyle bir yaraya merhem olan kadınların ruhu da aynı ruh.
Bilimde, siyasette, edebiyatta, mimaride, felsefede tüm ataerkil yapıya rağmen kendini gösteren iş kadınları, sahil kenarına muhteşem bir tablo çizip dalgaların sildiği tabloyu her gün yeniden bıkmadan usanmadan çizmeye devam eden ama bir sınıfa dahil edilmeyen ev hanımları o ruhu yaşatma mücadelesini vermeye devam ediyor. Kadim zamanların kadın ruhu her kız çocuğunda yeniden dünyaya geliyor. Diri diri gömülmesine, şeytan denilip yakılmasına, evlatları öldürülerek bir ömür acıya hapsedilmesine, bombalar altında tüm imkansızlıklara ve engellemelere rağmen hayat kurmaya mecbur bırakılmasına, gözleri önünde tüm emeklerinin yok olmasına seyirci bırakılmasına; buğdaya, toprağa, pamuğa, eşyaya, bağa bahçeye can veren ellerine kan bulaştırılmasına rağmen her kadın o ruhu nesilden nesile aktarıyor.
Geçtiği her yere, olduğu her zamana izlerini bırakan kadınları Üç Güzellerde, Mona Lisa’da , İnci Küpeli Kız’da, Leyla’da, Şirin’de, Zühre’de görebilmek kolay da bir oyanın ilmeğinde, bir ekmeğin lezzetinde, bir bahçenin güllerinde, bir evin kokusunda, bir kilimin desenlerinde, yürek yakan feryatlarda, dilden dile dolaşan ağıtlarda, şiirlerin satır aralarında, beşiklerin başında söylenilen ninnilerde, sırtlarda taşınan yüklerde, nasır bağlamış ellerde, kınalı parmaklarda, çocukların yüzlerindeki gülümsemelerde ve kıymeti bilinmeyen emeklerde o ruhu görmek için gönül gözüyle bakmak lazım.
Bugün; yeryüzünün tüm okyanuslarına, göllerine, nehirlerine; gelmiş geçmiş, bilinen bilinmeyen tüm kadınlar için güller, papatyalar, karanfiller, nergisler, laleler, sümbüller bırakıyorum. Kadın ruhunun şimdi ve gelecekteki tüm kadınlara ilham ve güç vermesi dileğiyle…
Kaynak: Görsel 1, Google Image Gen AI ile ortak çalışma



