Sessiz bir uykudur araf. Fark etmeden kendini içinde bulduğun bir kuyu. Mutsuz bir uykudur araf, her gün yavaş yavaş içine çekildiğin bir karanlık. Gökyüzünden düşmek gibidir araf, bir rüyadan uyanıp başka bir rüyaya dalmak gibi; rüyalarından asla uyanamazlar arafta olanlar, arafta olduklarını bilmeden döner dururlar rüyadan rüyaya.
Ben ise arafta mıyım değil miyim bilmeyen, yönünü şaşırmış bir serçe, suda ama suda olduğunun farkında olmayan bir balık, bardak bardak su içip, hâlâ susuzluktan içi yanan bir mecnun. Evrenin genişliğinde bir noktaya hapsolmuş bir beden. Ya ruhum, o nerede?
Ruhumu kıskaca almışlar sanki, çevirdikçe acıyor. Beni benden kaçırmışlar. Koştukça uzaklaşıyor. Yakalamak istediğim bir hayal gibi, zamanın içinde duran bir an gibi. Kıpırdamıyor, ne zaman onu yakalamak için koşsam. O da bilmediğim bir labirentin içinde kayboluyor. Bu ne haldir diyorum karşılaştığım herkese. Başlarını çeviriyorlar önce, sonra duymamış gibi yollarına devam ediyorlar. Ben ise o hâle öyle uzağım ki…
Bir ses, uzaklardan gelen bir ses. Uyuşmuş beynimin koridorlarında yankılanıyor. Araftasın diyor. Sesin geldiği yöne doğru koşuyorum. “Araf nedir?” diye bağırıyorum. Beni ben olma bilincinden alıp götüren şey nedir? Sessizlik bir kaos gibi sarıyor etrafımı. Yürüyorum, sokaklar, caddeler boyu. Her sokak, her cadde aynı sanki. Ama yüzler ama gözler değişiyor. Bir köşede gülüyor iki kız pervasızca. Mutlu mu şimdi onlar, diye düşünüyorum. Mutluluk neydi gerçekten. Arafta olanlar bilir miydi mutluluğu. Araf neydi? Sessizliğin uzayıp gittiği bir yol. Hiçbir sorunun cevabı olmayan bir karanlık.
Yüreğimin en derinlerinden bir karanlık yükseliyor. İçinde bulunduğum kuyu taşıyor, savuruyor beni bilmediğim boşluklara; tufan mı bu, diyorum. O zaman Nuh’un gemisi nerede? Nerede Yusuf’u yutan kuyu? Bedenim sıkışmış gibi bir kütüğe, ağacın kabuğundaki Zekeriya’yı kesen testere beni keser mi şimdi? Ürperiyorum baştan başa. Bedenim titriyor, ellerim üşüyor. Korkuyorum. Bu korkunun içinde bir ses yükseliyor uzaklardan, daha önce duyduğum sesin aynısı. “Ne Yusuf, ne Zekeriya ne de Nuh; arafta kaldı.”
Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. ” O zaman söyle. Ben nasıl çıkacağım araftan?” yine sonu olmayan bir sessizlik. Büyüdükçe büyüyen bir susuş. Derinleştikçe derinleşen bir kuyu.
Yine girmek istemiyor bedenim aynı kuyuya. Peki ruhum, benden kaçan ruhum nerede? Ruhla beden ayrılmaz oysa. Yoksa, yoksa öldüm mü ben? Araf ölü bedenlerin, belki nereye gideceğini bilmeyen ruhların durağı. Arafta olamam ben. Herkesin kurtarıcı bir gemisi var mıdır? Bence vardır, vardır her yolda kalmışı taşıyan bir kervan, bir gemi. Ve vardır her arafta kalmışın bir düşüneni. Sesin geldiği o derin sessizliğe doğru bağırıyorum.
“Söyle nasıl çıkacağım araftan?”
Gözlerimi alan bir aydınlık dolduruyor mekânı. Bakamıyorum, ama bakmak istiyorum. Işığa uçan pervaneler gibi, yanacak bile olsam bu aydınlığa koşmak istiyorum. Ayaklarım, ayaklarım gitmiyor demir çubuklarla. “Neden, neden diye bağırıyorum. Burada kalmak istemiyorum.”
Uzaklardan gelen o ses, şimdi yanımda, yakınımda, şah damarımın üstünde; “Sana senden daha yakın olandan iste,“ diyor. İçimde; uzun ve zamanı olmayan bir uykudan uyanmış gibi bir his. O kadar tanıdık, o kadar benden bir his. Ruhum arafın bütün demirlerini kırarcasına geriniyor içimde. Uzanıyor, genişliyor, büyüyor, uçsuz bucaksız ovalar misali; koşuyorum, koşuyorum. Kendimin kendine kavuştuğu yerde gökyüzü genişliğinde gülümsüyorum.



