İnsanlar rastgele sokaklarda dolaşır, gezer, bir şeyler arardı. Bir şeyi ya da bir kişiyi ararlardı fakat ne aradıklarını tam olarak bilmezlerdi. Sadece etrafa bakınır, hayatı yoklar ve sonra gözlerini çevirirlerdi. Önlerine döndüklerinde bir ses zihinlerinde yankılanır, duvarlara çarpar, anılarda gezinir ve en sonunda kalbe dönerdi. Gözün önünde canlanan anılar ise geçmişin bir yansımasından ibaretti.
Zihin kalbe acımazdı. Kırıklar ruha batsa da insan acı ve sevgi ile beslenirdi. Anılar her yana yayılır, sana değer verdiğin ve kaybettiğin insanları hatırlatırdı.
Değer vermek neydi sahi? Sevginin ardından gelen o “acı” klişesi gerçekten doğru muydu? Duygularımız insanlar yüzünden nasıl bu denli karmaşık hâle gelebiliyordu? Ruhun bütünsüzlüğüne ne çare bulunabilirdi?
Rastgele bir biçimde hayatımıza giren insanlar nasıl böylesine güçlü bir role bürünebiliyordu? Nasıl zihnimizi ele geçirip gözyaşlarımıza sebep olabiliyorlardı? Bu gücü nereden buluyor ve o role nasıl sığabiliyorlardı?
Bütün bu sorular defalarca sorulabilir, cevaplar aranıp sorgulanabilir ve yeni sorular üretilebilirdi. Fakat meseleyi bu kadar derinleştirmek yerine yalın bir gerçek ile yüzleşmek gerekirdi:
“İnsanların eksik parçaları vardır ve bu parçalar yine insanlarla tamamlanır.”
Eklenen o parçalar çatladığında bir ruh depremi yaşanırdı. Gözyaşları ise bu depremin artçıları gibi yanaklarda yer bulurdu.
Ruhun depremi sevgi ile tetiklenirdi. Ortada kırılmış bir kalp varsa, orada mutlaka sevgi de vardı. Ve her sevginin bir gölgesi olurdu.
Bu gölge bazen bir bıçak, bazen sızlayan yarayı dindiren bir merhem olabilirdi… Bir insanın sarılışında ellerini ısıtan sıcaklığı da, sözlerinde gönlünü yakan ateşi de bulabilirdin. Kimi zaman o yangında küllenir, kimi zaman küllerinden doğup yeniden çiçek açabilirdin.
Ruhunun bu bütünsüzlüğü huzuruna da yokluğuna da sebep olabilirdi.
Fakat bir sabah uyandığında kaybettiğin mutluluğu kırık bir aynanın karşısında yeniden bulman da mümkündü.
Kopmuş, kırılmış parçalarının çaresi belki de dışarıda değil, tam içinde saklıydı. Önemli olan aynaya baktığında gördüğünü inkâr etmemekti.
Belki de asıl mesele kendinin farkına varmak ve eksik parçalarını kendi içinde birleştirebilmekti. Belki de seni tamamlayacak olan, yalnızca zihninin içindeki seslerdi. Susturduğun kalbindi.
Kırık aynalara da gülümse. İlaç her zaman içinde bir yerde var olacaktır.



