Soğanistan

Canan Erkılıç
Canan Erkılıç

Etrafındaki gürültü patırtı onu yavaş yavaş kendisine getiriyordu. Anlam veremediği onlarca ses iç içe geçiyor, beyninde bir uğultu oluşturuyordu. Henüz idrak edememişti neler olduğunu. Tek hatırladığı annesinin göklere kadar uzanan şefkatli yeşil kollarının tepesinde bir gül gibi durup semalara ulaşacağı günlerin hayalini kurmaktı. Bu arzuyla yanıp tutuşurken bir el gelip onu annesinden ayırmış ve kara toprağın derinliklerine gömmüştü. Toprak her ne kadar karanlık ve sert olsa da tüm esnekliğiyle ona yardımcı oluyor, büyüyüp güzelleşmesi için elinden geleni yapıyordu. 

Günler haftalar geçmiş katman katman büyümüş, sulu bir soğan haline gelmişti. Kahve tonlarında kuru kabuğuna rağmen içi bembeyazdı. Diğer arkadaşlarına göre iri yapılı oluşu ve düzgün görünüşü sayesinde aralarından hemen seçiliyordu. Haftalar sonra kendisini toprağa atan o eli gördü ve o el, bu sefer tepesinden tuttuğu gibi yukarı onu kaldırdı. Güneşi, gökyüzünü görmüştü sonunda. Gözleri her şeyden önce annesini aradı ama kara toprakta ne annesi vardı ne de başka bir şey. Sadece rüzgârın etkisiyle sağa sola sürüklenen kuru kabuklar vardı. En son hatırladığı şey ise bir el tarafından alınıp demir bir kovanın içine atılmasıydı. Bu sırada başı demire gelmiş ve oracıkta bayılmıştı. Uyandığında ise üstünde onlarca soğanın ağırlığı vardı. Hepsi gidecekleri yeni yer için bir filenin içine konulmuştu. Kimi henüz yavru kimi ise yetişkindi. Hep bir ağızdan bağırıyor, fileden kurtulmak için çabalıyorlardı. İpler o kadar sıkı bağlanmıştı ki dışa doğru gelen soğanlara zarar vermiş, kiminin suyunun akmasına sebep olmuştu. Acı içinde bağıran soğanların sesi, kuru yaprakların hışırtısı gibi geliyordu insanlara. Kimi kurtulmaya çalışırken tüm kabuklarını dökmüş kimi de sırtındaki ağırlığa dayanamamış, ezilip gitmişti. 

Tüm bunlar olurken limanda çalışan üstü başı kirli hamallardan iki tanesi torbayı tuttukları gibi gemiye attılar. İçerde bulunan diğer hamallar ise torbaları biraz sürükledikten sonra üst üste istifleyip ayarlıyorlardı. Öte yandan gelen diğer meyveler ve sebzeler de aynı şekilde istifleniyordu. Yapılan işlemler hep aynıydı. Tüm torbaların ucundan tutup fırlatmak ve biraz sürükledikten sonra üst üste dizmek. Torbalar her sürüklendiğinde altta kalan soğanlar bir parçasını geride bırakıyor, oracıkta hayata veda ediyorlardı. Şanslı olanlar ise olup bitenleri izliyor, sıranın onlara geleceği günü ve nasıl bir korkunç sonla bu yaşamdan ayrılacaklarını düşünüyorlardı. 

Torbalar toplanırken o kadar hasar görmüştü ki bazı soğanlar büyük deliklerden yere düşüp birilerinin ayakları altında eziliyordu. Ayaklar ise umursamaz bir tavırla onların üstlerine basıp işlerine devam ediyorlardı. Yükleme bitmişti ve kullanılamayacak kadar hasar gören soğanlar ise geride kalmış, kabukları bir sağa bir sola savrulmuştu. Hepsi birbirine sıkı sıkıya sarılıp birinin onları süpürmesini bekliyorlardı. Beklenen oldu ve yaşlı bir adam elinde süpürgesi ve faraşıyla göründü. Bir zamanlar bahar aylarında dağlarda açan ve etrafa hoş kokular saçan uzun boylu otlar, kavurucu yaz aylarının gelmesiyle kurumuş, kokularından eser kalmayan birer sert çalı haline gelmişti. Köylüler ise bu çalıları değerlendirmek adına onları toplamış, kimini kışlık için kaldırmış kimini de araç gereçlerinde kullanmışlardı. 

Güzelliğinden ve kokusundan eser kalmayan kuru çalıdan yapılmış olan süpürgenin uçlarında şimdilerde ise çiçek yerine örümcek ağları ve aralara sıkışmış toz toprak parçası bulunuyordu. Kararmış bu çalı süpürge, bir canavar gibi gelip birbirlerine sıkıca sarılmış, titrek soğanların üzerine yanaştı; onları bir çırpıda faraşına itti ve çöp kovasına attı. Kova onları tek lokmada yutuverdi, hepsi bilinmez bir geleceğe mahkûm edildi. 

Gemi kalkış düdüğünü çaldıktan sonra bir hareketlenme başladı. Geminin alt katında karanlık bir depoda istiflenen torbalar ise hafif hafif sallanıyorlardı. Bir süre sonra kapı aralandı ve elinde bir kutu ile mürettebattan biri içeri girdi. Elindeki kutuyu koyabileceği bir raf aradı, depoda ilerledikten sonra bir raf buldu ve kutuyu oraya yerleştirerek girdiği kapıdan geri çıktı. Bir arbede yaşayan soğanlar ise bulundukları yeri inceliyor ve neler olduğuna anlam vermeye çalışıyorlardı. Bu sırada, kapı ardından gelen sesleri duyuyorlardı. Depodan sorumlu olan şef, yer kalmadığı için nasıl olur da “Meyvelerin Kraliçesi”nin alt kattaki soğanların yanına konulduğunun hesabını soruyordu. Azar işiten çalışanlar ise hemen karanlık odanın kapısını açtılar. İçi bölmelerden oluşan ve her bölmeye sadece bir meyvenin konulduğu, üstlerinin ise özel bir bantla bantlanıp kazara açılmasın diye bir de jelatinle sarılmış olan kutuyu koydukları yerden aldılar ve şefin dediği yere götürdüler. Soğanlar ise karanlık kaderlerine bir kez daha terk edildiler.

Uzun süre dalgaların sesine eşlik ederek giden gemiye martıların sesi de karıştı. Kısa bir süre sonra da gemi bir gürültüyle durdu. Anlaşılan yeni evlerine gelmişlerdi. Gemi durduktan sonra yukarıda tıkırtılar başladı. Ayak sesleri hızlı hızlı gidip geliyordu ve karanlık depo son kez aydınlandı. Soğanlar için cefa tekrar başlamıştı. Her bir torba alındığında içlerinden biri ya düşüyor ya da ayaklar altında ezilip hazin bir sona uğruyordu. Kalanlar ise olanları korku içinde izliyor ve beklemekten başka bir şey yapamıyorlardı. Sürüklenerek geminin dışına çıkarılan ve sonra da bir arabaya konulup götürülmeyi bekleyen soğanlar, sağa sola koşuşturan insanları hayret ve üzüntüyle izliyorlardı. Bu insanlar, onları topraklarından koparıp bilinmeyen bir coğrafyaya getirenlerin yine kendileri gibi insanlar olduğunu unutmuşa benziyorlardı. Zorla getirildikleri yetmiyormuş gibi bir de küçümseyici ifadelere maruz kalmaları ve insanların yanlarından burunlarını kapatarak geçmeleri de onları kahrediyordu. Gemiden son olarak jelatinli kutular da el üstünde taşınıp çıkarıldı ve arabanın önüne konuldu. Araba tozu dumana katarak limandan uzaklaştı.

Büyük beyaz bir binanın önünde duran arabadan torbalar bu kez hassas bir şekilde çıkarılıyordu. Hepsi asansörle yukarı katlara çıkarılıp yerleri tertemiz, beyaz fayanslarla döşenmiş ve içi büyük metal araçlarla donatılmış bir mekâna getirildiler. Burada bir köşeye dizilen torbalardan soğanlar bir bir seçiliyor, boylarına göre ayrılıp dağıtılıyordu. Etrafta sadece kendi kokuları dolaşıyordu. Burası artık son duraktı, tüm maceraları burada metal aletler arasında son bulacaktı. Yaşayacakları, yapacakları ve tüm hayalleri bu alanda son bulacak, belki de pişmanlıklarıyla beraber gideceklerdi. Her şeyin anlamsız olup asıl anlamlı olanın her ne olursa olsun devam eden hayatın olduğunu kavramışlardı. Hepsi de büyük bir çaresizlikle birbirlerine sarılıp son dakikalarını yaşıyorlardı. 

Beyaz eldivenli biri geldi, iri olanlardan başladı. Kahve tonlarındaki kuru kabukları bir bir soyulan soğanların sesi hışırtıdan ibaret değildi. Bir tahtaya yatırıldı ve başından aşağı keskin bir bıçak iniverdi. Tahta ıslanmaya başladı. Doğrama işlemi bittikten sonra kızgın yağa atılarak bu dünyaya veda etti. Hepsi birilerinin damak zevkine göre doğranıp kızartıldı. Kimisi ise başından aşağı bir yumruğun inmesiyle ezilip bilinçsizce parçalara ayrılıp damaklarda şölen yaşattı. Bazıları da keskin bıçağın onlarca darbesinden sonra tabaklara konulup masaları süsledi. Bu şekilde bir torba bitmiş geride kalan kabuklar arasında saklanan biri de yeni torbaların gelmesiyle unutulup kokuşmaya başlamıştı. Kabuklar onu sardığı için görünmemiş, iri gövdesini bir şekilde saklayabilmişti. Yeni torbalar da üstüne gelince gözden iyice kaybolmuştu.

Kendisini şanslı hisseden iri soğan, bir kaç gün sonra değişim geçirmeye başlayıp küçülmüş ve etrafına garip bir koku da yaymaya başlamıştı. Artık içi boşalmış, dışı ise buruş buruş olmuş ve içe doğru çökmüş olan soğanın sert yapısı da kaybolmuş, onun yerine yumuşak bir doku gelmişti. Boş torbaları toplamaya gelen beyaz eldivenli biri onları aldı ve büyük bir konteynerin içine attı. Bu, iri soğanın son yolculuğu oldu. Annesinin şefkatli yeşil kollarında, semalara ulaşma arzusuyla büyüyüp gül gibi hayallere dalmakla geçen hayatı, şimdi kimsesiz ve karanlık bir konteyner içerisinde ne zaman sonlanacağı belli olmayarak yitip gidiyordu.

Öğrenci/TOKİ Kayaşehir Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi