Afetlere Rahmet Nazarıyla Bakabilmek

Cumali Sever
Cumali Sever

Dünya, hem bahar hem kış…

Tarih boyunca insanlık; savaş, salgın hastalık ve afetlerin yaydığı korku ile bazen de kuraklık ve açlık ile bazen de maddi varlıklarımızın eksilmesi ile sınanmıştır. Kimi zaman savaşlar, kimi zaman salgın hastalıklar milyonlarca insanın ebedi âleme göçüne sebep olmuştur.

Yedi kat gökyüzü ve yeryüzü Rabbimizindir. Mülk O’nundur, binlerce ve on binlerce yıldır hiçbir insan dünyadan, dünyaya ait bir şey götürememiştir. Her seferinde hediye edilen vakit kadar ya oyalandı ya da değerlendirdi, biraz baktı ve bu dünyadan geçip gitti. 

Afetler, belki de yepyeni bir baharın müjdelendiği bu dünyanın sert geçen bir kışıdır.  

Afetleri bir bela olarak değil de bir ayet olarak okursak eğer, belki de gönülleri titreten ve dirilten muazzam bir olay ile tekrar duanın, iyiliğin ve merhametin yükselmesi için insanı ve insan topluluğunu derinden sarsarak kendine getirir.

Depremden önce daha yüksek fiyata evini kiraya vermek için beni çıkarmak isteyen ev sahibim ile depremden sonra yıkılan binanın yanı başında, yaktığımız ateşin etrafında yan yana ısındık, diyen depremzedenin sözleri durumu özetlemiyor mu?

Şimdi deprem ruhumuzdaki kiri temizlediği için ve merhametsizliği giderdiği için biraz da rahmet değil midir?

Depremden önce üst perdeden konuştuklarımız ve önemsediğimiz birçok meselenin depremden sonra beş para etmediğini ve aslında hiçbir şeyin gerçekte bizim olmadığını derinden anladık. Dairelerim var diyenler, binalarına giremez oldu. Paranın paylaşmadıktan sonra ve gönülden gönüle köprü kurmadıktan sonra hiçbir kıymetinin olmadığını, uğruna günlerimizi ve ömrümüzü adadığımız dünya servetinin, sevdiklerimiz bizden ayrıldığında onları geri getiremediğine acı bir şekilde şahit olduk. Deprem fısıldadı bizlere: “Daha fazlası, daha fazlası için sevdiklerini ihmal etme!”  

Dünyalık menfaatler girdabında ihmal ettiğimiz veya küs durduğumuz kardeşlerimizin, akraba ve komşularımızın, bir gecenin dehşetli ve derin bir acıya uyanan şafağında, artık aramızda olmadıklarını görünce geride kalan bizler, sevgiyi hiçbir zaman ertelememek gerektiğini silinmez bir izle yüreklerimize işledik.

Sakın vicdanınızın tatlı fısıltılarına kulak tıkamayınız, çünkü size sonsuz mutluluğa giden bir yolu hatırlatmakta… Düşüncelerimizi ve duygularımızı masumlaştıran, yıkayıp durulayan Rabbimizin içimize yerleştirdiği o ilahi sesi, duymayanınız oldu mu?

Depremde hayatını kaybedenlere elbette çok üzüldük, günlerce göz yaşı döktük. Ancak bilelim ki yüce Peygamberimiz, onların şehit olacaklarını haber verdi.

Peki cennet; dünyadan, dünyamızdan daha güzel bir yer değil midir? Biz, içimizin en masum yerinden aldığımız o dersi yaşatmasını bilelim. Biz akıbetimiz için endişelenelim. Hayatı hırslarla değil onurla, erdemle yaşayalım.

Genel olarak bazı musibetler, büyük bir tehlikeye doğru sürüklenen insanları uzun zamandır göz ardı ettiği hakikatleri görmesi için toplu bir silkelemedir. “Nereye gidiyorsunuz?” dercesine vicdani düşüncelere sevk eder. Ölüm, hayatı sona ereni gerçek ve ebedi hayata uyandırır. Musibetler ise, ölmeden önce bütün bir toplumun kendi özüne dönmesini sağlayan bir uyandırma servisidir.

Yeryüzünde her şey yok olacak ancak azamet ve ikram sahibi Rabbiniz baki kalacak, diye buyurulmuyor mu? Dolayısıyla her musibet, dünyanın iki kapılı bir han olduğunu hatırlatır. Her büyük afet, kıyametin küçücük bir provasıdır aslında. Hayat yolculuğumuzu gözden geçirmemiz gerektiğini, eğer bunu duyamsayacak kadar kirlenmişse iç dünyamız, gür bir sesle bizleri omuzlarımızdan tutup sarsarak hatırlatır. 

Seslenir bize: “Hey yolcu, bu yolculuk nereye? Daha kaç yaşına kadar oyunda oynaşta olacaksın? Durun kalabalıklar, durun durun! Kendi hakikatinize yönelin. Kalabalıkların kapıldığı bu yol, çıkmaz sokak!” İşte bu uyarı, biz yaşayanlar için hayat köprüsünden sonsuzluğa geçerken köprüden önce belki de son çıkış!

Dolayısıyla Ruhumuzu dinginleştiren, gönlümüzü zenginleştiren ve bize gerçek mülk sahibini hatırlatan afetlere rahmet penceresinden bakabilmek de güzeldir…

Nice topraklara at sırtında hükmeden koca sultan ne de güzel ifade etmiş:

Ey candan dost! Bâki âlemde sana zerre kadar faydası olmayacak hiçbir sıkıntınla bir ömür gamlanma, mahzunlanma, kendini heba etme. Ağlatırsa Mevla’m yine güldürür. Müjde yaratıcımızdan bizlere: “Zorluğun ardında nice güzellikler vardır.”

“Gamına gamlanıp olma mahzun 
Demine demlenip olma mağrur 
Ne dem bâki ne gam bâki, Hûûû!”

 

(Yavuz Sultan Selim)

Hem dünya, bâki âlem karşısında zerre kadar bile değildir.

Lütfen dikkat edelim, depremde hayatını kaybedenler depremin acısını hissetmezler. Acısını bizler hissediyorsak asıl mesaj bizlere değil midir?

6 Şubat Maraş Depremi için 1000 yılda bir yaşanacak bir depremdir, diyor uzmanlar. Belki de bu acı, Anadolu’nun uyanışı, dirilişi ve yükselişi için büyük ve önemli bir sancıdır.

Ne demişti kutlu Peygamber, “Kıyametin kopacağını bilseniz elinizdeki fidanı toprakla buluşturunuz.” Vakit, elimizdeki fidanları toprakla buluşturarak güçlü bir geleceği inşa etmenin vaktidir. 

Hiçbir mazerete sığınmadan ve kem küm demeden elindeki işini, en güzel şekilde yapıyorsan eğer, bu ülkenin de bütün mazlum coğrafyaların da en büyük umudu, geleceği ve can suyu sensin, unutma!

Her acı, bir doğum sancısının muştusudur.

Sabredemeden seyredemeyiz, göremeyiz.

Hicret acıdır ama muştusu Medine’dir.

Uhud acıdır ama samimiyet, bağlılık ve kardeşlik muştusudur.

Zorluk acıdır ama kolaylık muştusudur.

Musibet acıdır fakat merhamet muştusudur. 

Ölüm acıdır ancak ölümsüzlük muştusudur.

Dünya acıdır ama cennet müjdesidir. 

Peki, nasıl çıkacağız düze? Yok mudur bir hal çaresi, bir çıkış yolu?  

Elbette var.

Her şeye rağmen ama her şeye rağmen devam edebilmek…

Kendi yapabileceklerini küçük adımlarla bile olsa yapabilmek umudun, huzurun, korkunun ve kurtuluşun muhteşem reçetesidir.

Sözden ziyade işinle acıyı paylaşıyor musun, iyi ki varsın!

Kanayan yaraya merhem oluyor musun, iyi ki varsın!

Yüreği yanana bir bardak su veriyor musun, iyi ki varsın!

Üşüyene bir nefes oluyor musun, iyi ki varsın!

Canı yananı, candan hissediyor musun, iyi ki varsın!

Açıkta kalana çatı oluyor musun, en azından çatısında bir tuğla olmaya çalışıyor musun, iyi ki varsın!

Mazlumun, zorda kalanın derdine az da olsa, elinden geldiğince derman oluyor musun, iyi ki varsın!

Çünkü sen varlığınla, nefesinle bu vatana, bu aziz bayrağa bir nefessin, iyi ki varsın çünkü vatan senin ve vatan sensin.

Mülkün gerçek sahibi alemlerin Rabbine hamdolsun.

Bir bahar günü doğdu, insanların dünyasına. Hayat masal gibiydi sanki. Önce harfleri duydu, sonra hece hece konuştu. Derken koştu okula ve kitapların dünyasına kavuştu. Kollarını açmış kitapların sayfalarıyla kucaklaştı ve kitapların dünyasında buluştu, aşkla, heyecanla, merakla… “Hangisi daha gerçekti acaba?” diye zihninde sorular uçuştu. “Hangisi daha samimi?”, “Hangisi daha kucaklayıcı?” Kitapların dünyası mı, yoksa insanların dünyası mı? İnsanların dünyasına daldıkça zorlaştı hayat, kitapların dünyasına baktıkça kendisiyle ve gerçeklerle hesaplaştı, her engeli kitaplarla aştı. Bir rüyası vardı: “Kitapların kanatlarında ve aydınlığında dünya, felaket rüyalarından uyanacak ve huzura kavuşacaktı.” Sonunda kararını verdi: “Kitapların dünyası, insanların dünyasına ışık verdikçe hayat güzelleşecekti.” O zaman gerçek dünyada, yani kitapların dünyasında, kalmalıydı. Kitaplarla yaşamalı, her sorunu kitapla aşmalıydı. Kitap yaşadıkça kendisi de yaşayacaktı ve kendisi yaşadıkça kendisini kitaba adayacaktı. Kendini kitaplara adamayanların, aldanacaklarını çok iyi biliyordu ve kitabın gücünü tüm yüreklilikle bütün dünyaya haykırmaya söz verdi. Bu inançla, bu gayeyle binlerce okuyucusu ile buluştu, seminerler düzenledi. Yaşasın kitapların dünyası! Sekizinci kitabını yayına hazırlayan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır. Yayımlanmış Eserleri: En Bilge Kankam, Dikkat Sizsiniz, Beklenen Sensin, Kahramanlık Hikayeleri ile İstiklal Marşı, Bilim Tarihine Adanan Ömür Fuat Sezgin, Aşk Yolcusu Yunus Emre’m, Öğrenciler için Hızlı Okuma